Tarihi Gülhane Parkı’nın Sultanahmet tarafındaki girişindeydim. Hemen yanından yukarıya doğru uzanan yol beni önce darphaneye sonra da arkeoloji müzesine götürdü. O yolu kat ettiğimiz de aldığımız mistik ve tarihi hava, daha müzenin girişinde kendini iyice belirginleştirdi.  İlk başta dikkatimi çeken müzenin üç kısım olmasıydı.  Solda Eski Şark Eserleri Müzesi ileride ise Çinili Köşk Müzesi olmak üzere Arkeoloji Müzesi’ne gidenler hariçten buraları da ziyaret etme fırsatı bulmaktadırlar.

İlk olarak arkeoloji müzesinin bahçesinde bulunan ve içeriye sığmadığından dışarıda tuttuklarını tahmin ettiğim heykeller dikkatimi çekti. Çok önceden de gittiğim müzenin bahçesinde bulunan balıklı havuz doldurulmuş ve yerlerine  Lasos antik kentinde bulunan heykellerin sergilendiğini gördüm. Açıkca söylemek gerekirse, Lasos heykellerinin yerine bahçede balıklara iki ekmek atmak bana daha hoş gelirdi.  Araştırmalarım çerçevesinde elli yılı bulan kazı çalışmaları ve İtalyan teknik heyetinin de katkılarıyla buralara kadar getirilen bu heykellerin ,eğer getirilmeselermiş Bebek İskelesi’ne taş duvar olacaklarını öğrenmek beni balıklı havuzun olması düşüncemden|

 

arkeolojimuzesi

Kapıdan girdiğimde beni karşılayan ve adeta hoş geldiniz havası veren büyük heykel , sol tarafa doğru devam ettiğimde Osman Hamdi Bey Salonu ve Sidon Kralı Nekropolü’nün segilendiği yer içerisindekilerin gizemi yansıtan bir oda tasarımıyla dikkatimi çekenlerden oldu. Odanın ortasında bulunan Sayda Kralı Tabnit’in mumyası, üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen çok az deforme olması  o zamanın ne kadar ileride bir mumyalama sanatına sahip olduklarının ispatıydı adeta. Hatta öyle güzel mumyalanmıştı ki içerisindeki organları seçebilmek bile mümkündü. Odadaki lahitlerden en çok dikkatimi çeken Likya lahiti adlı lahit oldu üzerindeki atlı savaşcıları temsil eden işlemeler bunun içinde yatan insanın nasıl öldüğünü canlandırıyordu ve işleme sanatı harikuladeydi.(Bkz.Resim2)

 

lahit

Bir diğer oda ise Sidon Kralı Nekropolü odasıydı. İçerisinde içeride bulunan lahitler ve o döneme ait eserlerin haricinde İskender Lahiti’nin cam kabin içerisindeki o müthiş işlemesi anlattığı tasvirler ve tasvirlerdeki detay ölüme ve ölümden sonraki hayata ne kadar önem verdiklerinin ispatıydı adeta.  Tabi ki birde ağlayan kadınlar Lahiti vardı. O lahit diğerleri gibi savaş ve nasıl ölündüğünü anlatan bir tasvirle değil de, üzerinde on sekiz tane kadının üzgün ve ağlayan farklı hallerinin tasvirleriyle çok ilgi çekiciydi. Bir an neden on sekiz ve neden on sekiz tane kadının ağlayan farklı halleri diye düşünüyor insan. Böyle yerlerde hep bir şifre ve gizem arıyor kendini kaptırarak ama araştırmalarıma göre ölünün eşlerini ve haremindeki kadınları temsil ettiğine inanılıyor ancak ben hala bir gizem ve bir tılsım olduğunu düşünüyorum nedense.(Bkz.Resim3)

lahit2

Müzenin içerisin de lahitleri anlatan panoyu gördükten sonra buraya hepsini yazamıyacağımı anladım. Genel olarak lahitler bakımından çok zengin bir müze. Son olarak Sidamara Lahti var ki işleme ve detay bakımın anlattığım ilk iki lahiti geride bıracak şekilde tasarlanmış Konya da bulunan bu lahtin üzerindeki işlemeler o dönemden kısa bir anı yaşamanız için yetiyor da artıyor.

Müzede ilgi çekici bir diğer eseler ise taban mozaikleri karşıma çıkan ilk mozaik İstanköy’de bulunan Roma dönemine ait taban mozağik oldu. Üzerindeki renkler hala o dönem kadar olmasa da canlıydı.  Üzerindeki işlemeler o dönemin hayvanlarını ve doğasını  anlatıyordu o dönemi merak edip acaba diyenler için ayna misali yansıtıyordu.

Üst kata çıktığımızda o zamanın arkeoloji müzesinin kurulması için yazılan resmi yazışmalar ve diğer yazışmalar sergileniyordu. Farsça bölümünde okumam nedeniyle Çinili Köşke kadro isteğinde bulunulan o eski yazının ilk satırlarını okumaya çalıştığımı hatırlıyorum .  Odanın ilerisinde bulunan imparator Hadrianusun heykeli düşünen insanlar için giyimlerinden hava durumuna kadar pek çok bilgiyi sağlayabilir.

Biraz daha ileride yunan dönemine ait olduğunu düşündüğüm kaplar, günlük yaşamda kullanılan araç gereçler, koku şişeleri , av araçları, su testileri, takılar ve yemek pişirme kapları hangi dönemde olursa olsun insanın  üretme ve bir şeyler yapma yetisini hiç kaybetmediğini aksine her dönemde o dönemin şartlarına uygun teknolojiler geliştirdiğini aklını kullanmaktaki becerisinin ne kadar arttığını gösteriyordu. Özellikle koku şişeleri günümüzün parfümlerinin o dönemdeki yansımasıydı bir kez daha hiçbir dönemin  karanlık çağ olmadığını ve hiçbir dönemin diğer dönemden üstün olmadığını gördüm tasdik ettim. Her dönemin kendine has güzellikleri vardı. Truva atının küçük minyatürü şu anda kapalı olan ve çocuklar için hazırlanan odanın hemen girişinde bir tarihi canlandırıyordu.

Yunan eserleri, roma eserleri ve diğer şehirlerimizden çıkarılan lahitlerden sonra İstanbul’dan çıkarılan üzerinde yaşadığımız toprakların altında yatan tarihin gün yüzüne çıkmış bazı parçaları bizden önce burada yaşayan insanların neler yaptığı hakkında heyecanlı bir geziye çıkmamıza neden oldu. Haliç’ten çıkarılmış olan lahitler, Bizans dönemine ait kemik ve cam ürünleri  , Bizans dönemine ait daha önceden görmediğim mozaikler, yılanbaşı  heykelleri,  o dönemin su aktarma boruları ve camdan yapılmış araç gereçler bana biraz olsun o dönemin içinde yaşıyormuş hissi verdi yine. O dönemde kullanılan bu araç gereçlerin ne kadar sanata önem verdiklerinin ve kendi dönemine ait teknolojilerde ne kadar ilerlediklerinin açık bir örneğiydi.(Bkz.Resim4)

Screenshot_6

Müze gezimizin sonuna gelirken, antik bir sarayın altı sütunlu koca girişinin hemen solumuzda o ihtişamıyla duruşu, o dönemin mimarisi hakkında da bilgi sahibi olmak için bulunmaz bir fırsattı. Üzerindeki işlemelere hayran olduğumu bildirmekle beraber o dönemde şimdiki gibi inşaat teknolojisi bulunmamasına rağmen büyük ve bu sağlam yapının nasıl yapıldığı aklımda bir sürü soru işaretleri bıraktı. 
Müzeden ayrılırken Gülhane parkının hemen yanında bulunan bir bölgede tahminen müzenin deposunun dışarıya açıldığı yer olan bölgede yüzlerce antik heykeli orada başıboş ,dış şartlara karşı korumasız ve ne zamana ait oldukları bilinmeyen bu tarihi heykel ve eserlerin o hali beni derinden üzdü.  Tarih mirastır, çocuklarımıza bırakılması gereken sözüyle cümlelerimi tamamlamak istiyorum.